zeynep abla ile ateşli
Evde sessizlik bir örtü gibi yayılıyor, dışarıdaki trafik gürültüsü perdeler tarafından süzülüp hırıltılı bir melodiye dönüşüyor. Annem ve babem hafta sonu için tatile çıktılar, ev tamamen bana kaldı. Televizyonun karşısında, koltuğun yumuşaklığına gömülmüş halde duruyorum, elim kumandada ama aklım başka bir yerde. Kapı zili çaldığında kalbim bir an için duruyor gibi. Kalkıp kapıya gidiyorum. Soğuk metal kolu çeviriyorum ve kapı açılıyor.
Karşımda Zeynep duruyor. Başında sıkıca bağlanmış, koyu yeşil bir türban, üzerine bol ama vücut hatlarını belli eden uzun bir elbise. O benim ablam sayılır, komşumuz, aile dostu, ama bana her geldiğinde evin havası değişir. Yirmi beş yaşımdayım, o ise otuzlarını sürüyor ama yüzünde o yaşına göre taze bir gerginlik, bir ateş var. Gülümsüyor, sadece bakışlarını içeriye, boş eve atıyor.
“Merhaba Selim,” diyor, sesi alçak ama tok. “Evde kimse yok mu?”
“Hayır,” diyorum, yana çekilerek ona yol veriyorum. “Annem babem tatile gittiler. Yalnızım.”
İçeri giriyor, ayaklarındaki topuklu ayakkabılar parke zeminde ritmik bir ses çıkarıyor. Kapıyı kapatıyorum, kilit sesi boşlukta yankılanıyor. Arkasını dönüp bana baktığında, gözlerindeki o normal, komşu kadını ifadesinin yerini başka bir şey alıyor. Merak, belki de bir beklenti. Mutfakta oturuyoruz, çay bardaklarının kenarından parmaklarımız süzülüyor. Konuşmalarımız yüzeysel, havadaki gerginlik ise kalınlaşarak çöküyor üstümüze.
Bir süre sonra ayağa kalkıyor, “Bana bir şeyler verebilir misin?” diyor. Sesi bir ton daha alçalıyor, cümlenin içindeki ima o kadar ağır ki, çay bardağı elimde titriyor. “Banyo ihtiyacım var.”
Banyoya doğru yöneliyor, ben de peşinden, bir köpek gibi sürükleniyorum. Banyonun kapısını kilitliyoruz. Dar, nemli alanın içinde parfüm kokusu ve ten kokusu karışıyor. Elini lavaboya koyuyor, aynada yansımasını izliyor. Ben ise arkasında, durduğum yerde onun kalçalarına, o bol elbisenin altında gizlenen yuvarlaklıklara bakıyorum.
Birden dönüyor, aramızdaki mesafe iyice azalıyor. “Selim,” diye fısıldıyor, elini göğsümde gezdiriyor. “Kimse yok, değil mi?”
“Kimse yok,” diyorum, sesim boğuk.
O an o profesyonel, abla maskesi yırtılıp atılıyor. Elini belime atıyor, kendine çekiyor. Dudaklarımız birleşiyor, sert, açgözlü bir öpücük. Tadı tuzlu ve arzulu. Dilini ağzımın içine sokuyor, ben de onunkini yalıyorum. Ellerim belinde, elbisesinin kumaşını avuçluyorum, sonra kalçalarına iniyorum. Sert, dolgun bir et. Parmaklarımı derinliğine bastırıyorum, o inliyor boğuk bir sesle.
Elbisesinin yakasını açıyorum, düğmeleri tek tek çözüyorum. İçinde sutyen yok, sadece ten. Göğüsleri özgürce dışarı çıkıyor, uçları sert ve havadaki soğuktan değil, arzudan kabarmış. Eğilip memelerinden birini ağzıma alıyorum, dilimi ucunda döndürüyorum, ısırıyorum. O başını geriye atıyor, saçları türbanının altından dağılıyor, boynunu uzatıyor. “Evet,” diye inliyor. “Tam olarak bunu istiyordum.”
Kızağa yatırıyorum onu, soğuk seramik tenine değdiğinde titriyor ama umursamıyor. Bacaklarını açıyor, ben aralarına yerleşiyorum. Etek kısmını yukarı sıyırdığımda karşıma bembeyaz, tüyleri düzgünce traş edilmiş bir am çıkıyor. Kokusu baş döndürücü, ıslak ve bekliyor. Parmaklarımı yarığa sürüyorum, dudaklarını ayırıyorum. İçi sıcak ve kaygan. Parmağımı içine sokuyorum, o sırtını duvara yaslayıp nefes nefese kalıyor.
“Yeter,” diyor, ama sesi yalvarış dolu. “Şimdi sik beni.”
Pantolonumu indirmeye çalışıyorum ama aceleyle düğmeler takılı kalıyor. Sonunda çözerken yarağım zaten taş gibi sert, iç çamaşırımın dışına taşmaya çalışıyor. İç çamaşırımı da aşağı çekiyorum, yarağım özgürce zıplıyor. Zeynep bakıyor, gözleri korku ve iştahla dolu. “Büyük,” diyor. “Bunu hissetmek istiyorum.”
Kızağın üzerinde kendine yer buluyor, bacaklarını tam açıyor, beni davet ediyor. Üzerine eğiliyorum, yarağımın başını amının dudaklarına sürtüyorum. Islaklığı yarağımı kaplıyor. Yavaşça içine giriyorum, başı sıkı bir dirençle karşılaşıyor, sonra kayıyor. İçimdeki her sinir uçlanıyor. Sıcak, dar ve sınırları zorlayıcı. Köküne kadar giriyorum, kasıklarımız çarpışıyor.
“Ah!” diye çığlık atıyor, tırnaklarını sırtıma geçiriyor. “Çok iyisin.”
Geri çekiliyorum, tekrar sertçe giriyorum. İçine her girişimde inlemesi yükseliyor. Daracık amı yarağımı sıkıca sarıyor, sanki içinden çıkarmak istemiyor gibi. Ritmik bir hız alıyoruz. Banyonun duvarları çınlıyor inlemelerimizden ve tenimizin çarpışma sesinden. Terliyoruz, bu dar alandaki nem artıyor, kokularımız birbirine karışıyor.
Bir süre sonra duruyor, yüzünü bana dönüyor. “Götten de istiyorum,” diyor, gözlerindeki o ateş daha da parlıyor. “Hiç kimse beni oradan sikemedi ama sen yapacaksın.”
Yarağımı amından çıkarıyorum, ıslak ve parlıyor. Önce parmağımı göt deliğine sürüyorum, kayganlaştırmak için amından aldığım sıvıları kullanıyorum. Kasıldığını hissediyorum ama rahatlamaya çalışıyor. “Sakin ol,” diyorum, parmağımı içine sokarak genişletmeye çalışıyorum. “Kendini bana bırak.”
Yavaşça yarağımı göt deliğine dayıyorum. Başı girmekte zorlanıyor, kasıklarını sıkıyor. “Rahatla Zeynep,” diyorum, boynunu öperek. Derin bir nefes alıyor, kaslarını gevşetiyor. Yavaşça, milim milim içine giriyorum. Sıcak ve inanılmaz derecede sık. O inliyor, acı ve zevk karışık bir ses.
Tamamen içine girdiğimde duruyorum, ona alışması için zaman veriyorum. Sonra hareket etmeye başlıyorum. Yavaş ve derin vuruşlar. Göte girmek başka bir duygu, daha primitif, daha hakimiyetçi. O, kızağın üzerinde başını sallıyor, saçları yüzüne yapışıyor. “Evet, orası,” diye mırıldanıyor. “Daha sert sik.”
Hızlanıyorum. Yarağım götünün içinde gidip gelirken, amından akan sıvılar bacaklarına akıyor. Daracık delik yarağımı boğuyor, her çıkışımda içi boşalıyor gibi hissediyorum, her girişimde ise dolduruyorum. Elimle amını okşuyorum, parmağımı klitorisine sürüyorum. O çıldırıyor, kalçalarını bana doğru itiyor.
“Boşalacağım,” diye bağırıyor. “Lütfen durma.”
Ben de dayanamıyorum. İçimdeki bir basınç patlamak üzere. Birkaç sert, derin vuruş daha yapıyorum. Göttüne köküne kadar giriyorum ve orada donup kalıyorum. Yarağım titremeye başlıyor, dölüm fışkırmaya başlıyor. Götünün derinliklerine boşalıyorum, kasıklarım seğiriyor. O da titriyor, bacakları sımsıkı belime dolanıyor, boğazından bir çığlık kopuyor.
Birkaç saniye boyunca o pozisyonda donup kalıyoruz, sadece nefes alıp veriyoruz. Sonra yarağımı yavaşça içinden çıkarıyorum. Göt deliği hafifçe açık kalıyor, içimden gelen dölün bir kısmı dışarı akıyor. Üzerine yığılıyorum, terimiz birbirine karışmış. Göğsümlü göğsü sıkışıyor, kalbimizin atışları senkronize.
Yüzünü göğsüme gömüyor, saçlarıyla oynuyorum. Banyo hala buharlı ve kokulu. Dışarıdaki dünya unutulmuş, sadece bu an, bu dar alan ve bizim nefesimiz kalıyor geriye. Zeynep başını kaldırıp gözlerime bakıyor, o eski abla ifadesi geri gelmiş ama kenarlarında bir gülümseme var.
“Teşekkür ederim Selim,” diyor fısıltıyla. “Buna ihtiyacım vardı.”
Ben de onu sıkıca kucaklıyorum, teninin sıcaklığı hala üzerimde. “Ben de,” diyorum. Ve biliyorum ki bu, sadece bir başlangıç.